1988. Antalya Otobüs Terminali. On üç yaşında bir kız, tek başına, İzmir otobüsüne biniyor.
Elinde tek bir valiz var, önünde ise kimsenin onun için çizmediği bir gelecek. Ailesinde kurumsal lider ya da üniversite mezunu örnek yok. Haritası yok. Sadece büyüdüğü, küçük mahallesine sığmayan hayalleri ve içinden gelen, dizginlenemeyen bir motivasyonu var.
Zamansız Zekâ, o otobüsten Harvard’da vaka olarak okutulan bir dönüşüme uzanan yaklaşık kırk yılın hikâyesi: yirmi beş ülkede, masaların çoğunda “tek kadın” olmanın, yapay zekâ girişimlerine kapı aralamanın; düşmenin, ders çıkarmanın ve pes etmemenin hikâyesi. Bir formülün değil, kendi yolunu açan bir insanın hikâyesi. Yol boyunca teknolojiler, ne kadar değişirse değişsin, asıl mücadele hep aynı kalıyor: değişime ayak uydurmak, her koşulda değer üretmek ve insan kalmak.
Aslında bir mektup bu. Bir annenin, üniversiteye hazırlanan iki oğluna ve onların kuşağına yazdığı bir mektup. Çünkü araçlar değişiyor. Yapay zekâ ödevini de yazar, sunumunu da… Oysa eskimeyen dört şey var: karar, merak, ritim ve ses. Bu kitap eskimeyenleri, on altı bölümde anlatıyor; her bölümde bir sahne, bir ilke, bir deney ve bugün atabileceğin işte o adım.
Yarın herkesin elinde aynı araçlar olacak. Kararına, merakına, ritmine ve sesine sahip çıkarsan, hangi çağ gelirse gelsin sen de eskimezsin.








